Tanıdık Bir Yüz | Bilimkurgu Öykü Yarışması Seçkisi



Tanıdık Bir Yüz

Beyzbol sopası ile banyo perdesinin arkasında kendini bekleyen yaratığa o kadar gözü dönmüş bir şekilde daldı ki yaratıkla işi bittiğinde sopa kırılmış ve elleri kanıyordu. Bir şey olmamışçasına çalışma odasına geri döndü. Ellerini havluya sildi. Bilgisayar ekranından sokağa bakan kamera görüntüsüne baktı. Hayır, sokakta kimse yoktu. Günlerdir kimse geçmiyordu. “Belki de herkes ölmüştür” dedi, kendi kendine. Çok acıktığını fark etti ve evin salonuna yöneldi. Salon konserve kutuları, kurutulmuş sebze meyveler ve sağa sola istiflenmiş bir sürü gıda malzemesi ile doluydu. Bir barbunya konservesi alıp mutfakta hızlıca yedi. Su filtresinden akan suya güvenemiyordu ama içmekten başka çaresi yoktu. “İşe yarasan iyi olur aptal aktif karbon filtresi” dedi suyu yudumladıktan sonra. Son zamanlarda kendiyle çokça konuşuyordu ama konuşmakta nefes almak gibi bir ihtiyaçtı. Bilgisayarın başına geçmek için giderken koridorun ucundaki yatak odasına gözü takıldı. Yatak çarşafı kabarık duruyordu. Mutfağa gidip bir ekmek bıçağı aldı. Kaçacak yer yoktu, evi son kalesiydi, savunmak zorundaydı. Bıçağı çarşafın kabarmış yerine sapladı. Yavaşça çekti çarşafı neyse ki sadece hava vardı. Orada o gölgemsi yaratıklarla karşılaşacağından çok korkmuştu. Aklına kameralara bakması gerektiği geldi. Koşa koşa çalışma odasına gitti.

Çalışma odası bir zamanlar bilgisayar yazılımcılığı yaptığı günlerden kalma birkaç monitör, bilgisayar ve bir ton elektronik malzeme vardı. Salgın ilerleyip internet ve enerji nakil hatları devre dışı kaldığında teknik bilgisi işe yaramış çatıya kurduğu güneş enerjisi ve rüzgar türbini ile elektriğini sağlamayı başarmıştı. İnternet’tin yerini de kameralar almıştı. Sabahtan akşama kadar ergonomik koltuğunda bir hamak misali sallana sallana kameraları seyrediyordu. Eskiden olsa sokaktan çok insan geçerdi. Sokaklar önce kedi köpeklere kalmıştı. İnsanlardan bir şeyler bulamaz olunca zavallı evcil hayvancıklar şehir dışına kaçmış ya da açlıktan ölmüşlerdi. Yine de sokaklar sahipsiz değildi. Çürümekte olan insanlığın kalıntıları bol miktarda böcek üretmişti ve bu da kuşların çoğalmasını sağlamıştı. Eskiden olsa birkaç kumru, serçe, alakarga göreceği sokaklarda artık sığırcıklar, çalı kuşları bile dolaşıyordu. Hatta birkaç gün önce arka sokağa bakan kamera da bir ibibik kuşu bile görmüştü.

Bilgisayarın ekranında on üç kamera görebiliyordu şuan. Kulaklığını takıp bir keman konçertosu açtı. Bir süre daha sokaktaki kuşları takip edip, uyuya kaldı.

“Tak! Tak!”

Korkuyla uyandı, rüyasında kapı çalınıyordu. Kapıya bakan kamera görüntüsüne baktı. Orada kapı da bir çocuk duruyordu. Kulaklığını çıkardı.

“Tak! Tak!”

Ne yapmalıydı? Ya çocuk hastaysa kapıyı açmak sonu olabilirdi. Monitörde gördüğü oniki, onüç yaşlarında bir çocuğa benziyordu. “Bir süre sonra bırakıp gider nasıl olsa” diye mırıldandı.

Çocuk ısrarla kapıyı çalıyordu.

“Tak! Tak!”

Tam açmamaya karar vermişti ki bahçedeki çalıların altından gölgelerin çocuğa doğru uzadığını gördü. Arkasından yavaşça çocuğa yaklaşıyordu. Gölgeler en kötüsüydü. Bir keresinde bacağını banyo da tutmuşlar ve kurtulana kadar yarım gün uğraşmak zorunda kalmıştı.

“Tak! Tak!”

Kapıyı açmak istemiyordu ama bir çocuğu o lanet gölgeye teslim de edemezdi. Koşarak kapıya gitti. Kapı kolunda duraladı.

“Tak! Tak! Tak!”

Kapıyı açtı. Çocuk parlak yeşil gözleriyle kendine bakıyordu. Üzerinde seksenleri hatırlatan yeşil siyah yatay çizgileri olan bir gömlek ve mavi bir kot vardı.

“Gel içeri” dedi, çocuğa. Çocuk cevap vermeden içeri girdi. Kapıyı hızla kapatıp kilitledi.

“Ne istiyorsun?” dedi, çocuğa.

“Sizinle konuşmaya geldim” dedi çocuk duraksamadan. Sesinde hiçbir duygu ibaresi yoktu. Buz gibi bir ses tonu ve sanki derinlerde bir yerlerden geliyordu sesi. Çocukla oturma  gitti. Çocuk uçarcasına kanepeye oturdu.

“Ne istiyorsun?”

“Sadece konuşacağım”

“Yiyecek birşeyler istiyorsan bekle getireyim”

“Sizinle oturup konuşmak istiyorum”

“Lanet olsun, içeri almasam bir gölge seni yakalayacaktı. Farkında mısın?”

Çocuğun yüzünde hiç bir tepki oluşmadı.

“Gölgeler sana zarar veremez.”

Çocuğun yüzünde tanıdık bir şeyler vardı. Gözleri, dudakları, alnı baktığın her yer aşinaydı sanki. Çocuk sadece gözlerine bakıyordu. Sanki gözleri gözlerine kilitlenmişti.

“Nerede oturuyorsun?”

“Buralarda” dedi, çocuk.

“Annen baban nerede? Burada olduğunu biliyorlar mı?”

“Onlar hiç olmadı”

“Yetimsin yani. Benden ne istiyorsun?”

“Hatırlamanı istiyorum”.

Bu yüz o kadar tanıdıktı ki. Sesi o kadar derinden geliyordu. Bu çocuk normal olamazdı. İçeriye aldığına pişman oldu. Artık bu çocuğun insan olduğundan bile şüpheliydi.

“Neyi hatırlayacağım?”

“Beni nasıl ve neden yarattığını.”

“Seni nasıl yarattım?!”

“Yapay zeka ile bilinçlendirilmiş  bir hologram teknolojisiyim, Haluk. Kodumu sen yazdın, görevimi sen belirledin. Görselliğimi  kendi çocukluğunun resimlerine işleyerek tasarladın. Hatırla çocukken aynı böyle gözüküyordun. Bak, kolumda senin kırmızı bisikletinden düştüğünde oluşan yara izi.”

Haluk, koluna baktı. Aynı yara izi aynı yerde duruyordu. Sadece kol daha büyüktü.

“Bisiklet kazasını nerden biliyorsun?”

“Bilgisayarına yazdığın not ve anılara erişim yetkisi verdin, Haluk.”

“Ben senin çocukluğunum, Haluk! Sana önemli şeyleri hatırlatmam için beni yarattın.”

“Önemli olan ne?” dedi, Haluk ürpererek.

“Bu ölümcül salgın başlayıp sığınağa çekildiğinde, her şeyden birkaç yıl yetecek kadar depoladın. Tek sorun ilaçlarının bir süre sonra bitecek olmasıydı.. Sen bir şizofreni hastasısın ve paranoyalar içine kaybolduğunda, kendine  zarar vermemen için gelip sana bunu hatırlatmamı istedin. Böylece yapay zekam senin olmayan şeylerle ilgilendiğini anlayınca kapıda belirdim”.

Haluk elini çocuğa uzattı tutmak istedi ama eli çocuğun içinden geçti.

“Merak etme az kaldı, analizlerime göre salgın yüzde doksan  ihtimalle bitmek üzere” dedi çocuk.

“Benden başka insan kaldı mı, onu bile bilmiyorum. Bitse ne olacak ki” dedi, Haluk.

Çocuk geldiği gibi birden gözden kayboldu. Haluk kafası karışmış bir şekilde bir süre öyle oturdu.

Sonra doğrulup bilgisayarının başına döndü. Üç boyutlu obje tasarım programını açtı ve bir geyik tasarlamaya başladı. Geyikten sonra karacalar, kirpiler, devasa sarmaşıklar tasarlayacaktı. Sokak daha ilgi çekici olsun istiyordu. Sahi sokakta gerçekte ne vardı?

İsmail Çakır


Benzer İçerikler: